20 Mart 2013 Çarşamba

iPhone'un da Sosyolojisi Olur mu Demeyin!


Yakınlarda gittiğim bir kongrede konuşmacı, birkaç soru sorarak katılımcılara çalıştığı şirketin hediye çeklerini armağan etmek istedi. “Herkesin telefonu hazır mı?” diye sordu ve ardından çeki kazanmak için gerekli olan aktiviteyi belirtti: “ Markanın isminin hashtag’i ile ilk önce kim tweet atarsa, çek onun”. Biz hızlıca twitter profillerimizi açarken, gözüme birbirlerine bakıp tebessüm eden iki arkadaş takıldı. Belli ki telefonları hazırdı, fakat “akıllı telefon” değillerdi ve hediye çeki alma şansını kafadan kaybettiler. Diğer iki soru da markanın genel müdür ve yardımcısının ismini internetten aratıp bulmayı gerektirince, akıllı telefonu olmayanlar aktivitenin tamamen dışında kaldılar.
Peki ben bunu niye anlattım? Amacım konuşmacıyı eleştirmek, çekleri alamayanlara –ki aralarında ben de varım!- acımak, buradan saçma bir demogoji yaratmak değil. Amacım, akıllı telefonların bu kadar kısa bir süre içerisinde günlük aktivitelerimizi nasıl bu denli şekillendirdiğini anlamak. Nasıl oluyor da örneğin, bir yarışma düzenlerken, katılımcıların akıllı telefona sahip olamayacağını tahmin bile edemiyoruz?
577874 555336131153088 1035548107 n 960x960 2 iPhone’un da Sosyolojisi Olur mu Demeyin!
http://photoblog.nbcnews.com/_news/
İstatistiklere bakmak, bu yazı için gerekli değil bence. Yanda gördüğünüz, St. Peter Meydanı’nda 8 yıl arayla çekilen fotoğraf sorunun cevabı aslında. “Akıllı telefon kullanımındaki bu hızlı artış neden?” diye sorduğunuzu farz ederek, bana ilginç gelen teorilerinden birkaçını paylaşmak istedim.
İlki James Katz’ın “makinenin ruhu” ( Apparatgeist) konsepti. İlginç bir benzetme yapıyor ve diyor ki, bu makineler aslında totaliter rejim ruhuna sahipler ve özellikleri ile birlikte çok yönlü sadakat yaratıyorlar. Sözlü, yazılı, görüntülü ve hatta duyusal olarak iletişim kurmaya yardımcı olmaları ve bilgisayar özelliği gösterebilen uygulamaları; birden fazla ihtiyaç için tek bir makineye bağlanmayı kolaylaştırıyor. Belki de bu yüzden şarjının çok çabuk bitmesi, günlük hayatta bir krize neden oluyor çünkü aramalar yapılamıyor, mailler kontrol edilemiyor, mesajlar gönderilemiyor, aranan adres bulunamıyor, sıkılınca oynanan oyunlar oynanamıyor, sosyal çevrede ne olup bittiği bilinemiyor, fotoğraf çekilemiyor, müzik dinlenemiyor, haber okunamıyor, yapılması gerekenler unutuluyor…  Kısacası sayarken bile yorulduğumuz aktivitelerin gerçekleşmesine sebep olan bir makineden bahsediyoruz, bağımlılık yaratmaması anormal olurdu değil mi?
Aynı durumu Castells, akıllı telefonların iki önemli özelliği bir araya getirdiğini belirterek anlatıyor. “Mass-self communication”, yani hem kitlesel hem bireysel iletişim, bir makinede bir araya geliyor diyor. Bu iletişim bir yandan bireysel çünkü mesajlar ve telefon konuşmaları şahsi ve interaktif özellikte. Diğer yandan kitlesel çünkü internet odaklı her aktivite küresel bir izleyiciye sahip olabiliyor. Aynı zamanda bireysel iletişim gibi interaktif ya da tek taraflı gerçekleşebiliyor. Bu “tarihsel yenilik”, iletişimin yapısını, farklı kültürlerin bir araya gelmesi anlamında kültürel boyutunu ve sosyal ilişkilerin ifade ediliş tarzını değiştiriyor.
—–
Bir başka eğitimde, yine bir şirketin üst düzey yöneticisi, firmanın çalışanlara sağladığı avantajlar arasında Blackberry verilmesini saydı. Sonra da şöyle ekledi: “ Sizi çok sevdiğimizden değil tabii kanmayın bunlara. Özellikle Blackberry verilmesi tamamen kontrol amaçlı”. Şimdi bahsedeceğim kişi Christian Licoppe, diyor ki yarattığımız bilgi toplumu, akıllı telefonlar gibi yeni kaynaklar sunar ve bu kaynaklar online olarak ilişki yönetimini mümkün kılar. Akıllı telefonlar, önceki yıllardan farklı olarak, fiziksel olarak ortamda olmayan ya da bir şekilde müsait olmayan tarafla bile iletişim kurmamızı sağlar. Yani o ortamda bulunmasanız bile sizinle iletişime geçebilecek bir teknoloji var artık. Düşünsenize, önceden iletişim içerisinde bulunmak istemediğimiz zamanlarda gelen aramayı cevaplamazdık ya da telefonumuzu kapatırdık. İş ile ilgilenmek istemediğimizde maillerimizi kontrol etmezdik.  Artık, gelen her elektronik postayı bildiren bir cihazla yaşıyoruz. Bilgisayarı açıp açmamak mesele değil.  Bahanemiz “görmedim” olamıyor çünkü bazı uygulamalar sizin gördüğünüzün bilgisini bile veriyor.
Kontrol unsuru bir tek iş hayatıyla sınırlı değil. Yakın bir zamanda çok güvendiğim bir profesör, Türkiye’de eşlerin karılarına akıllı telefon almasının tamamen eşinin nereye gittiğini kontrol amaçlı olduğundan, bu tarz kişinin nerede olduğunu gösteren uygulamaların çok fazla indirildiğinden bahsetmişti. Böyle bir istatistik henüz bulamadım, ama onu ararken Suudi Arabistan’da karıları yurt dışına çıktığında erkeklere bilgi mesajı geldiğini anlatan bir haber buldum. Artık internetten gönderilen herhangi bir bilginin nereden gönderildiği zaten belirtildiği için, bilgi mesajına bile gerek  yok sanırım.
Aynı kontrol mekanizmasını anne ve babalar da çocukları üzerinde kullanıyor. Zamanında küçük yaşlarda gönüllü olarak çocuğa alınmayan telefon, şimdilerde ya güvenlik ya da tehdit unsuru. Telefon, acil durumlarda ebeveynlerle iletişimin tek çaresi, adeta bir “sembolik koruma” olduğu gibi, görüntülü konuşma özelliği çocuğun istenmeyen bir mekânda ya da “tasvip edilmeyen” bir aktivite içinde bulunduğunda yalan söylemesini engelleyebilir örneğin.
Bunun dışında hamile kaldığı bilgisini genç kadının babasına mesaj yoluyla haber veren aile hekiminin; çocuğunun gittiği yurt dışı seyahati sırasında Facebook’a resim yüklemeyi bıraktığında büyükelçiliği ayağa kaldıran annenin haberlerini hepimiz görmüşüzdür. Belki bu teoriler, gelir durumu ayırt etmeksizin Türkiye’de hemen hemen her ailede en az bir akıllı telefon kullanımı olmasını açıklar. Belki de açıklamaz ve siz bunu gösteriş merakı ile yorumlarsınız. Velhasıl “sosyal statü” de bir teoridir, ama durumun yalnızca tek bir boyutudur.

Referanslar:
Goggin, G. “The iPhone and Communication” (2012). from “Studying Mobile Media: Cultural Technologies, Mobile Communication, and the iPhone”. Routledge Research
Katz J.E. , Aakhus, M. “Conclusion: making meaning of mobiles-a theory of Apparatgeist” (2002). Cambridge University Press
Castells, M. “Communication Power” (2009). Oxford University Press

Bahsedilen haberlerin kaynakları:
Bu yazı 20.03.2013 tarihinde Aristolog.com'da yayınlanmıştır.

18 Mart 2013 Pazartesi

Sosyal Sorumluluk mu Dediniz? İçtenliği de Ekleyiniz!


Geçtiğimiz 60 yıl içinde pazarlama, ürün merkezli (pazarlama 1.0) olmaktan tüketici merkezli (pazarlama 2.0) olmaya doğru evrildi. Bugün, pazarlamanın değişen koşulların getirdiği dinamik ortama ayak uydurmak üzere bir kez daha dönüşüme uğradığını görüyoruz. Pazarlama 3.0, şirketlerin tüketici merkezli olmaktan insan merkezli olmaya kaydıkları ve karlılığın sosyal sorumlulukla dengelendiği aşamadır.
Kotler,Kartajaya, Setiawan “Pazarlama 3.0”
Kurumsal sosyal sorumluluk yeni bir kavram değil aslında. Ekonomideki hâkimiyetinin devam ettiği günlerde, devlet sosyal sorumluluğun takipçisi idi. “Görünmez el” ile birlikte yerini STK’lar almıştı, şimdilerde ise sıra şirketlerde gibi görünüyor.
Sanayileşmenin kendi sorunlarını ürettiği ve bilimin çare bulmakta zorlanmaya başladığı yıllardan bugüne kadar artan çevresel, sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik sorunlar; sosyal sorumluluk projelerine hız verdi. Dergi ve gazetelerde-özellikle İK sayfalarında- çok sık görmeye başladığımız, şirketler tarafından yürütülen projeler ve sürdürülebilirlik raporları, bu değişimin etkisi. Aynı zamanda müşteriye direk olarak ulaşılabilecek araçların çoğalması ile kurumsal sosyal sorumluluk en etkili iletişim stratejisi haline geldi. Fakat şöyle de bir gerçek var ki, her şirket müşterisinin sosyal sorunlara çözüm bulma arayışına cevap verecek güçlü “inanç sistemlerine” sahip değil. Bazıları ise bunu samimiyetten uzak bir şekilde, halkla ilişkiler gösterisi şeklinde yapıyor.
Bu durumu da göz önüne alırsak, müşteriler olarak samimiyeti sorgulamadığımızı düşünüyorlarsa, fena halde yanılıyorlar. Çünkü “yeni tüketiciler” diye de adlandırılan Z jenerasyonunun iki özelliği var: terörizm, çevre kirliliği gibi etkenlerle baş edilen bir dünyaya doğmaları ve teknolojiyi, özellikle iletişim için çok başarılı bir şekilde kullanmaya çocukluktan itibaren başlamaları. İşte bu yüzden, gerçek savunucuları daha kolay süzgeçten geçirebiliyorlar.
Peki bir şirket müşterilerini samimiyetine inandırmak için ne yapabilir? Kurumsal yardımseverliği deneyen birçok şirketin başarısız olduğu konusunda hemfikir olan Kotler, bu girişimin “dürüstlük, özgünlük ve sahicilik” içerebilmesi için, eylemleri şirket kültürüne eklemek gerektiğini anlatıyor “Pazarlama 3.0” da. Bunun için de şirketin en temel varlık sebebi olan misyonlarının, gelecekte gerçekleştirmek istediklerini temsil eden vizyonunun ve şirketin kurumsal davranış ilkelerini belirleyen değerlerinin; bu kültür içerisinde şekillenmesi gerektiğini söylüyor. Peki var mıdır elimizde böyle şirketler-markalar?
Kotler vardır diyor ve Tiberland örneğini veriyor. Çünkü şirket, zamanında “açık havadan ilham alan iyi ayakkabı ve giysi firması” olan konumlandırmasını, “Hizmet Yolu” isimli gönüllü programıyla farklılaştırmıştı ve zarar ettiği dönemde bile bu programa son vermedi. Şirket yöneticileri bu programın, markayı sahici kıldığını ve DNA’sını oluşturduğunu düşünüyordu. Derinlemesine incelediğimizde, Timberland’in misyonu “daha iyi yap”, vizyonu “Tüm dünyadaki sosyal sorumluluk sahibi şirketler için 21. Yüzyıl örneği olmak”, değerlerinden en önemlileri ise “İnsanlık, tevazu, doğruluk, mükemmellik”.
Ne dersiniz, “gerçek savunucular” olarak değerlendirebileceğimiz, bizi samimiyetlerine inandıran örnekler bulabilir miyiz?

Bu yazı 10.03.2013 tarihinde Aristolog'da yayınlanmıştır

8 Mart 2013 Cuma

Dünya Kadınlar Günü for Dummies

Her yerde bir şeyler söyleniyor 8 Mart adına, ben de eksik kalmayayım dedim. Bu blogda konumuz tüketim, konumuz pazarlama ama sosyal olan ile birlikte. Etrafımda binlerce mağaza indirimi, mailimde çiçekçi fırsatları var. Madem öyle, Dünya Kadınlar Günü'nün ne olmadığından bahsedelim biraz.

Dünya Kadınlar Günü, Sevgililer Günü değildir. Kimsenin birbirine hediye alması gerekmiyor. Sevgilinizden unuttuğunuz için azar yiyeceğiniz bir gün değildir, yemeklere çıkmanız gereken bir gün değildir, rahat olunuz. Dünya Kadınlar Günü pazarlamacılar için değildir.Mağaza indirimlerine gerek yok, kampanyalara gerek yok. Kadınlara "haydi bu gün de çılgınca alışveriş yapın, her şeyi unutun" dememize gerek yok. Mutlaka günün önemine değinmek istiyorsanız, bunu bir fırsata dönüştürmeden de hatırlayabilir ve hatırlatabilirsiniz. Dünya Kadınlar Günü, Anneler Günü değildir. Kadınların "anne" oldukları için ne kadar kutsal olduklarını anlatmaya, çektikleri çilelerin üzerinde durmaya gerek yok vesaire vesaire..

Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün ne olduğunu anlamak için tam ismini kullanabiliriz mesela. Ya da en basiti, her zaman yaptığımız gibi, Google'da aratıp Wikipedia'dan okuyabilirz. Çok zor değil siz de biliyorsunuz. Bu araştırma yöntemi hepimizin işine geliyor son zamanlarda. Ona da üşenirim derseniz buyrunuz:

*"İnsan hakları temelinde kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına ayrılmaktadır."

*"8 Mart1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi."

*"26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi."

*"Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı"

Wikipedia dışında olur da daha güvenilir bir belge istersiniz diye: http://www.un.org/events/women/iwd/2008/history.shtml

4 Mart 2013 Pazartesi

Global Köy’e Hoşgeldiniz: Globalizasyon mu Glokalizasyon mu?


görsel1

Big Mac bildiğimiz Big Mac; ama onlar ona ‘Le Big Mac’ diyor”. 

 Pulp Fiction filminde, Vincent ve Jules arasında geçen Paris ile ilgili diyaloğu hatırlarsınız belki. Bu cümle, glokalizasyonun özeti gibi aslında. Biz de Coca-Cola’nın iftar sofralarında yer alan reklamlarına, Mc Donald’s ın Mc Turco’larına alıştık belki ama sizin de içiniz, örneğin bir “köfteli pizza” dendiğinde, tuhaf olmuyor mu?  Çok uluslu şirketlerin kendi kültürlerini sembolize eden markalarını ve ürünlerini biz zaten öyle kabul edip sevmemiş miydik? Öyleyse ne gerek var tüm bu “glokalizasyon” tartışmalarına?

Glokalizasyonu anlamak için, sanırım önce globalizasyona değinmeliyiz. Ama genel anlamıyla değil, spesifik olarak “kültürel globalizasyon” dan bahsediyorum. Gazetelerden sonra televizyonların kitlesel iletişim aracı olmaya başladığı ilk zamanlarda, özellikle Amerika’nın filmler ve reklamlar üzerinde dominant olması “kültürel globalizasyon”, “kültürel emperyalizm” ya da “Amerikanizasyon” olarak adlandırılıyor (1). Amerikan kültürünün ve o kültüre ait sembollerin, aktivitelerin, yiyeceklerin vs. diğer toplumlar tarafından benimsenmesi, o toplumların asimile olabileceği tartışmalarına kadar gitmişti. Haksız da sayılmazlar üstelik. Örneğin ben Mc Donald’s tan çocuk menüsü yemeye gidip, bir de üstüne bir Disney kahramanının oyuncağını alabildiğim günleri şanslı sayardım.

Ancak İngilizce’nin “lingua franca” yani ortak ticari dil olarak kabul görmesi gibi, Amerikan ve Avrupa kültürlerinin “cultura franca” olarak baskın bir şekilde pazarlamada kullanılması etkisini kaybetmiş olsa gerek ki ortaya glokal reklamlar ve pazarlama stratejileri çıktı. Hedef kitlelerin beklentilerinin artması, dünya firmalarının her ülkenin pazarına aynı şekilde ürün sunmasını başarıdan uzaklaştırır hale getirdi.  Pazarına girilen ülkenin sembolleri, kahramanları, ritüelleri ve değerlerinin yeni ürünlerin tanıtımında kullanılması, hatırlanılırlığı, tanınırlığı artırdı. “Küresel düşün, yerel davran” yaygın bir slogan haline geldi. Glokalizasyonu bizzat tüketiciler talep etti aslında. Mesela siz ne zaman dönerin yanında ayran içmeyi bırakıp kola tercih ettiğinizi hatırlıyor musunuz?

Globalizasyonu ve lokalizasyonu bir arada düşünmek gerekir. Hollywood hegemonyasını hala yaşıyoruz. Ona rağmen bazı sahneleri İstanbul’da çekilen filmlerin, insanların merakını arttırdığının da farkındayız. Tam da bu noktada sorulması gereken bir soru var: Küreselleşme, evrensel kültürü yaygın hale getirirken, gelenekseli de güçlendirir mi?

Kültürel globalleşmenin en büyük yardımcısı teknoloji kuşkusuz. Marshall McLuhan’ın “Global Köy” kavramı, internetin zaman ve mekan engellerini kaldırıp dünyayı küçültmesini anlatır. Fakat “ Medyayı Anlamak” isimli kitabında da şöyle der: “Globalizasyon, sosyal bilinci en yüksek olan insanı bile tutucuya çevirebilir”(3). Küreselleşme çeşitlilik içeren bir kültür yaratabilir ancak, Robert Samuelson’ın  “Dünya Hala Yuvarlak” başlıklı makalesinde de belirttiği gibi, siyasi ve psikolojik etkenler yüzünden sınırların hala korunduğunun da farkında olmalıyız (4). Bu nedenle ülkelerin, küreselleşmeye tepki olarak kendi pazarlarını korumaları da her zaman ihtimaller içindedir.


Referanslar:(1)   Morley, D. “Globalisation and Cultural Imperialism Reconsidered: Old questions in new guises”
(2)   McLuhan, M. (1992) “The Global Village: Transformations in World Life and Media in the 21st Century”, Oxford University Press
(3)   McLuhan, M. (1994) “Understanding Media: The Extensions of Man”, First Mit Press Edition
(4)   Samuelson, R. (2005) “The World is Still Around”, Newsweek



*Bu yazı 03.03.2013 tarihinde http://aristolog.com/ 'da yayınlanmıştır

25 Şubat 2013 Pazartesi

"Pozitif Bir Staj Günlüğü"


Her 1 Aralık'ta bizim okulda (ve muhtemelen çoğu üniversitede), üzerinde kırmızı AIDS kurdelesi ile kondom dağıtılır. Amaç bilinçlenmek, amaç "tedbirli olmak", amaç hatırlamak. Geçtiğimiz Aralık, bu kondoma ilave olarak Fiesta markalı bir kalem de dağıtıldı. Kalemimin artık yazmıyor olduğunu farkettim, sonra bir düşündüm neler hatırladığıma dair. 


2011'in Ağustos ayında Pozitif Yaşam Derneği'nde gönüllü olarak çalışma fırsatı buldum. Nasıl bir dernek olduğunu, neler amaçlandığını, neler yapıldığını, "staj günlüğüm" dediğim defterime yazmıştım. PYD' nin bloğu için, bu günlüğü özetledim fakat şimdi geri dönüp baktığımda gördüm ki, ben bile bazı detayları unutmuşum. "Acaba hatırlatılmaya ihtiyacı var mıdır?" dedim, gördüm ki blok Türkiye'nin en çok okunan bloklarından biri olmuş. Yine de yazdığım yazı aşağıda, belki merak edersiniz diye. Yalnızca Dünya AIDS Günü'nde hatırlanmasın diye.


Bu arada, kondom reklamları vardı bir aralar, ne oldu onlara?



                                               Pozitif Bir Staj Günlüğü
Pozitif Yaşam Derneği  

Pozitif Yaşam Derneği ile bir üniversitenin toplumsal duyarlılık projesi sayesinde tanıştım. Bu proje çerçevesinde Sivil Toplum Kuruluşu (STK) stajı yapacaktım. Bu yüzden tercih edebileceğim sivil toplum kuruluşları listesini incelemem gerekiyordu. Pozitif Yaşam Derneği’ ni okuduğumda yalnızca bir kulak dolgunluğumun olduğunu, neler yaptıklarını bilmediğimi fark ettim. Araştırmaya başladığımda, hem konu hakkında bilgisi olmayan bir kişinin, hem üyelerinin, gönüllülerin ve özellikle danışanların günlük yaşantılarında zaman geçirmekten hoşlanacağı bir internet sitesi bulmayı beklemiyordum. Çünkü site, yeterli bilgiyi içermesi ve sürekli güncellenmesinin yanında, içten ve hayatın içinden yazılar da bulunduruyordu.
Pozitif Yaşam Derneğini tercih etmemin bir sebebi buydu tabii fakat asıl neden kendimde hissettiğim eksiklikti. HIV/AIDS konusundaki bilgilerim eksikti, HIV ile yaşayanların ne gibi ayrımcılıklara maruz kaldıkları hakkındaki bilgilerim yetersizdi. İstemeden de olsa, HIV ile yaşayan insanlara diğerlerinden farklı davranmam gerektiğini düşünüyordum, bir yakınım gelip bana HIV pozitif olduğunu söylese ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, tesadüfen ya da bilinçli yaptırdığım bir testte HIV pozitif sonucunu gördüğümde ne yapacağımı düşünemiyordum.

Kısacası, iki yıldır derslerin yarısından fazlasının ayrımcılığa ayrıldığı bir bölümde okuyan ben bile, bilgi yetersizliğinden empati kuramıyordum. Bu durumda Türkiye’ye HIV nasıl anlatılır merak ediyordum.
Staja başladığım andan itibaren bir defter tuttum. Aslında bu defteri küçük notlar almak için, toplantılarda kullanmak için almıştım ama defter bu bir ay içerisinde bir günlüğe dönüştü.

İlk sayfaları HIV ile ilgili bilgilerle dolu. HIV/AIDS farkı nedir, nasıl bulaşır, ilk kez nasıl ve ne zaman tanımlanmış, dünyada kaç insan HIV ile yaşıyor, Türkiye’de dünyaya kıyasla ne gibi önlemler alınıyor vs. Bu bilgilerin altındaki cümlem ‘bilerek ölüme gitmek’ ti. Çünkü öğrendim ki aslında HIV, çok geç tanı alınmadığı taktirde birlikte yaşanılabilecek bir hastalıktı. Günde birkaç ilaç ile kaliteli, uzun bir yaşam sürmek mümkündü. PYD’nin akran danışmanları, yeni tanı alanlar için bu konuda birebir örnek ve moral unsuruydu. İlaçlar pahalıydı fakat sigortası olanlar için tedavi masrafları, tedaviyi imkânsız hale getiren faktör değildi. Bu faktör önyargıydı. HIV tanısı alanlar hastanelerde kötü muamelelere maruz kalıyordu. Normal prosedür uygulandığında HIV bulaşının önlendiğini bilen doktorlar bile HIV pozitif hastaları ameliyat etmeyebiliyordu. Bu yüzden hastalar, tedaviyi reddedebiliyor, bilerek ölüme gidebiliyordu.  Bu durumda PYD, önyargılarından kurtulabilen doktorlar ile çalışan hastaneler, tanı merkezleri önermek zorunda kalıyordu.

Diğer cümlem ‘HIV aileden saklanıyor’du. İnsanların hem ailelerini üzmemek için, hem de ne tepki vereceklerini bilmediklerinden, en zor durumları paylaşabilecekleri kişilerden bile sakladıklarını gördüm. Çünkü fark ettim ki bir havuza ya da genel bir tuvalete hiçbir şey sorgulamadan girebiliriz, ama eksik bilgi ile, HIV ile yaşadığını bize söyleyen bir yakınımızla aynı tuvalete girmemizin (hiçbir risk olmadığı halde) doğruluğunu önce sorgulamak ve tereddüt etmek eğilimindeyiz maalesef.  Dernek’te verilen bu küçücük örnekle bile anladım ki desteğe ihtiyacı olan kişiye tabiri caizse köstek olabiliyoruz ve sıkıntıları hakkında açılmalarını engelleyebiliyoruz.
Günler geçtikçe ve ben Dernek’e giren farklı sınıftan, dinden, ırktan, cinsiyetten insanları görünce ‘HIV’in stereotipi yok!’ yazdım. Bundan çok etkilenmiştim çünkü zıt kutuplarda bile olsalar, genele baktığımızda tam anlamıyla birbirlerini yiyen insanları ben burada görmedim. Günlük hayatımda bir arada göremediğim insanları burada çok güzel sosyal ilişkiler kurarken gördüm. Çünkü bence -ne yazık ki- böyle konularda aslında hepimizin birbirimize ne kadar ihtiyacımız olduğunu görürüz.
Bir diğer cümlem, ‘yardımları telefonla hatırlatmak’ tı. Pozitif Yaşam Derneği’nin normalde vermekle yükümlü olmadığı ekonomik destek için bile hatırlatmalar yapıldığını görmüştüm o gün çünkü. Bu cümle PYD’nin içtenliğine bir kez daha inandığım için önemlidir benim için.

Hep hüzünlü şeyler olmadı tabiî ki staj süresince. ‘Bebeğimiz oldu!’ çığlığı duyduğumda yazdığım ‘Doğum neşeleri!’, PYD’nin en önemli desteklerinden birini yansıtıyor. Aynı zamanda HIV ile yaşayanların kaliteli yaşam kurabildiklerinin de bir kanıtı bu cümle. Çünkü HIV pozitif anne ve/veya babadan destek ile HIV negatif bir çocuk doğabileceğinin ilk örneği değildi bu Dernek için.
Bu birkaç cümlenin bana kattığı bilgilerin dışında, dört hafta boyunca çeviriler yaparak HIV ile dünyada nasıl mücadele edildiğini, basın araştırması yaparak nasıl önyargılı yazılar yazılabildiğini, bir filmin bile yıllardır verilen çabaları bir anda nasıl etkileyebildiğini, projelere fon bulmaya yardım ederek nasıl proje yazıldığını öğrendim.
Pozitif Yaşam Derneği’ndeki stajımı dört haftaya sığmayacak deneyimler kazanarak bitirdim. Ne yazık ki yeterli değildi çünkü dünyada kalkınma hedeflerinin en tepelerinde yer alan HIV için Türkiye’de kat etmemiz gereken daha çok yol var…

Yazının orjinali için: http://pozitifyasam.org/tr/haberler/508

21 Şubat 2013 Perşembe

BİR KİTAP İNCELEMESİ: Pazarlama 3.0

" Alvin Toffler'a göre insan uygarlığı ekonominin geçirdiği aşamalara göre üç dalgaya ayrılabilir. birinci dalga, en önemli sermayenin üzerinde tarım yapılan toprak olduğu tarım çağıdır. Benim ülkem, yani Endonezya'da, bu tür sermaye bol miktarda bulunur. İkinci dalga, İngiltere ve Avrupa'daki sanayi devriminin ardından gelen sanayileşme çağıdır. Bu dönemin en önemli sermayesi makineler ve fabrikalardır. Üçüncü dalga ise, akıl, enformasyon ve ileri teknolojinin sermayeyi oluşturduğu ve başarıya ulaşmanın bunlara bağlı olduğu enformasyon çağıdır. İnsanların küresel ısınma ile karşı karşıya bulunduğu günümüzde, yaratıcılık, kültür, miras ve çevre yönelimli dördüncü dalgaya doğru ilerliyoruz. Endonezya'yı yönetmede benim gelecek yönüm budur. Bu kitabı okuduğumda, pazarlamanın da aynı yöne doğru evrildiğini gördüm."
                                                                              -Susilo Bambang Yudhoyono


Bir önceki yazımda, yeni tüketicilerin pazarlamacıları sosyal sorumluluk bilincini ciddiye almaya zorlayacağından bahsetmiştim. Bu kitabı aldığımda, konunun tamamen aynı yönde ilerleyeceğini kesinlikte tahmin etmiyordum fakat ben de Endonezya Cumhurbaşkanı Yudhoyono'nun kitabın önsözünde yazdığı gibi, okudukça gördüm ki pazarlamada da yeni yaklaşım toplumsal sorunlar üzerinde durmaktan yana.

Kotler, Kartajaya ve Setiawan; Pazarlama 3.0'ı şöyle tanımlıyor: Geride bıraktığımız yıllar; ekonomik krizler, işsizlik, yoksulluk, gibi çeşitli zorluklarla dolu. Makroekonomik durum değiştiğinde, mutlaka tüketici davranışları da değişir ve bu durum bizi farklı pazarlama anlayışlarına doğru götürür. Dolayısıyla pazarlama, ürün merkezli (pazarlama 1.0) olmaktan tüketici merkezli (pazarlama 2.0) olmaya, son olarak da insanların karşı karşıya kaldıkları sorunlara, değer merkezli olmaya doğru evriliyor. Karlılık, kurumsal sorumluluk ile dengelendiğinde, pazarlama 3.0 ortaya çıkıyor.

Pazarlama 3.0; teknolojinin insanları organize etme yönü sayesinde "işbirlikçi", globalleşmenin ve çeşitliliğin artması ile "kültürel", toplumsal değerlere önem verilmeye başlanması ve sorunlar için yaratıcı çözümler bulunması ile "manevi" olmalıdır. Dolayısıyla, tüketici merkezli olan pazarlama 2.0'dan çok daha sofistike olmalıdır. Bu durumda, "kültürel olarak geçerli kampanyalar geliştirmek için pazarlamacıların antropoloji ve sosyolojiden anlamaları gerekir".  Çünkü artık insan aklına (1.0) ve duygularına (2.0) değil, ruhuna (3.0) da hitap etmek zorundadır.

Peki İçtenlik Bunun Neresinde?


Tekrar bir önceki yazıma dönmek gerekirse, toplumsal sorunlar ile baş etme konusunda, yalnızca kar maksimizasyonuna odaklanan kurumların ve kuruluşların "ne denli samimi olacağı tartışılır" demiştim. Bu kitapta dikkatimi çeken nokta, Kotler'in de böyle düşünüyor olması ve kurumsal yardımseverliği deneyen bir çok şirketin başarısız olduğu konusunda hemfikir olması.

Kotler, kitabın "Pazarlama 3.0 için Gelecek Modelleri" başlıklı kısmında insan ruhuna geçiş için 3i modelinden bahsediyor. Marka kimliği (identity), marka doğruluğu (integrity) ve marka imajı (image); marka, konumlanma ve farklılaşma üçgeni içerisinde açıklanıyor. Şöyle ki, örneğin Timberland "marka" sının "konumladırması", açık havadan ilham alan iyi ayakkabı firması şeklinde. Fakat "farklılaşma" olmadan, bu ikisinin bir anlamı kalmıyor. Bu durumda "farklılaşma"; çevreyi koruma, sorumlu vatandaşlık ve küresel insan haklarına değer verilmesi ile başlıyor.

Farklılaşma girişimlerinin "dürüstlük, özgünlük ve sahicilik" içerebilmesi için, eylemleri şirket kültürüne eklemek en önemli şart. Bunun için de şirketin en temel varlık sebebi olan misyonlarının, gelecekte gerçekleştirmek istediklerini temsil eden vizyonunun ve şirketin kurumsal davranış ilkelerini belirleyen değerlerinin; bu kültür içerisinde şekillenmesi gerekir. Kısacası, Pazarlama 1.0 ile 3.0 arasındaki farkı anlamak için şöyle kıyaslayabiliriz:
                 
                   
                         

                    
                           1.0                            2.0                            3.0

Misyon:    Tatmin Sağlamak         Özlemleri fark et          Merhamet Duymak

Vizyon:      Kar edebilirlik             Geri verebilirlik            Sürdürülebilirlik

Değer:      Daha iyi olmak             Farklılaştırmak            Bir fark yaratmak

12 Şubat 2013 Salı

Z Jenerasyonu Pazara Sosyal Sorumluluk Bilinci Getirebilir mi?


“Çocuklara Pazarlama” başlıklardan ilkini gördüğümde aklıma ilk gelen cümle “etik yahu” idi. Eğer üniversite yaşamınız ya da iş hayatınız boyunca bir şekilde pazarlama ile haşır neşir olmadıysanız, muhtemelen sizin de aklınıza gelenlerden biri bu olacaktır. Çünkü herkes bilir ki çocukların karakterleri veya kişilikleri gibi, tercihleri de henüz oturmamıştır ve tam da bu yüzden stratejilerle kolayca aldatılabilirler.

Ben kafamdan bunları geçirirken, elimdeki yazı tam tersini savunuyordu. Anlaşılan o ki, “koyun bir tüketici kesimi” olmaktan çok, eski pazarlama stratejilerine meydan okuyan, reklamlarla kolayca ikna edilemeyen, zorlu bir jenerasyondan bahsediliyor: Z Jenerasyonu. Sanırım en önemli etkileri ise dergi ve gazetelerde-özellikle İK sayfalarında- çok sık görmeye başladığımız, şirketler tarafından yürütülen "sosyal sorumluluk projeleri" ve "sürdürülebilirlik raporları".

http://grailresearch.com/
Literatürde birkaç popüler jenerasyon var. Baby Boomers diye adlandırılan, 1945-60 yılları arasında doğan bir populasyon patlaması kuşağından sonra, doğum tarihlerine göre sırayla, X, Y ve son olarak 1995-2010 arasında doğan (her kaynakta bir veya iki sene oynuyor) Z jenerasyonu. İnternetsiz bir hayatı hiç deneyimlememiş,akıllı telefonları sorgulamadan kabul eden, kasetleri geçtim CD’leri bile vintage bir obje olarak gören bir kuşak bu. Dolayısıyla da değerleri çok farklı. Ben bu kuşağın pazarlamacılar için zorluk yaratan değerlerinden üçünü seçtim. Bence üçü de neden zorlu olduklarını çok net bir şekilde anlatıyor. Fakat asıl amacım; yeni tüketicilerin, markaları nasıl toplumsal ve çevresel sorunlarla ilgilenmeye mecbur ettiğini anlamak.

İlk olarak, az önce bahsettiğim gibi, internetsiz bir hayatı hiç yaşamamışlar. 1980’lerin sonu, 90’ların başında doğan ve bilgisayarı sadece “ders çalışmak için” aldıran bizlerden biraz daha farklılar. James Walter Thompson Company’nin araştırmasına göre; online aktiviteleri, dışarıda yapılan aktivitelere tercih ediyorlar. Aynı araştırmaya göre bu kuşağın 90%’ı internet bağlantıları ellerinden alındığında mutsuz olurken, yalnızca %50’si dışarıda yaptıkları aktiviteler kısıtlanırsa mutsuz oluyor. Dolayısıyla da, online olarak temsil edilmeyen bir markanın veya bir ürünün, bu yeni jenerasyonun gözünde neredeyse sıfır olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Bir diğer özellik, Lockers’ın CEO’su Kathy Savitt tarafından da dile getirilmiş. Z jenerasyonu, marka sadakati olmayan bir jenerasyon. Uzun zamandır kullanıyor olsalar bile, herhangi bir şekilde bir ürünün “yanlışını gördüklerinde”, hiç tereddüt etmeden markayı değiştitirip, yenisini deniyorlar. Bu durumda, iş kaliteye geldiğinde, markalara transparan olmaktan başka bir seçenek kalmıyor. Z jenerasyonu, vintage görünümü için ikinci el bir mağazadan aldıkları çantayı hiç tereddüt etmeden moda objesi haline getirebiliyor. Yani diyebiliriz ki, sadece marka ismine bakıp ürün almak, bu marka ismi ile kendi kişiliğini bağdaştırmak, kaliteyi sadece tek bir marka ile bütünleştirmek artık o kadar da yaygın değil.

Bu iki özelliğin birleştiği nokta ise, Z jenerasyonunun doğduğu terörizm, çevre kirliliği gibi etkenlerle baş ettiği bir dünya. Dolayısıyla, Grail Research’ün araştırmasına göre de, bu kuşak hem sosyal sorumluluk bilinci hem de gelecek kaygıları yüksek olan bir kuşak. Bu nedenle de, bunun bilincinde olan markalar satın almaya meyilliler. Herhangi bir şekilde -en önemlisi ise sosyal medyada- marka sadakati olmadığı düşünülen bu kuşağı, onların endişeleriyle ilgilendiğine ikna edemeyen markalar zor durumda gibi görünüyor.

http://www.ways2gogreen.com
Toplumsal problemler sadece son jenerasyonu endişelendiriyor diyemeyiz tabiiki. Yine de interneti kullanabilen bir kuşak ile kullanmakta sıkıntı çeken arasında, detaylı bilgiye istendiği an, istendiği yerde ulaşabilmek gibi bir fark var. Fakat bir pazarlama taktiği ya da müşteri ilişkileri boyutunda olan sosyal sorumluluk projeleri, samimiyetten fazlasıyla uzak görünüyor bana. Yine de amaç mı daha önemlidir sonuç mu derseniz, sonuç diyebilecek kadar umutsuzuz sanırım. Çünkü sivil toplum kuruluşlarının projelerine fon bulmaları ne kadar zorsa, bir şirketin sosyal sorumluluk projesi için yeterli olan bir miktar para ayırabilmesi de o kadar kolay. Dolayısıyla büyük çaplı projeler, endişeli tüketiciye satış amaçlı olsun ya da olmasın, genellikle ya sponsor bazlı olanlar ya da direk olarak şirketler tarafından hayata geçirilen projeler oluyor.